Asena Ezgi

Ana Sayfa

Ziyaretçi Defteri

Ülkücü Hareket

Ülkücü Şehitlerimiz

Ülkücülük

3 mayıs 1944

9 ışık

Onuncu Işık! Nedir?

Bizim Çocuklardı..

Kızıl Elma

Yemin!

Komünizim İlleti

KOMÜNİST DON KİŞOTU PROLETER

12 Eylül Davası

Türkoloji

Türk Birliği

Türk Adının Kökeni

Türk Hanedanlıkları

Türk Kimliği

Türk Soyu

Selçuklu Sultanları

Türk Destanları

Son Kahramanlar

Son Kahramanlar

Anadolunun Manevi Fatihleri

Tarihe şan katan büyük şahsiyetler

İslam İlmihali

Büyük İslam İlmihali

Videolar

Ecdadımız

İslam Tarihi

Kuran ve Bilim

Kuran-ı Kerim Meali

Özel Bölüm

Arşiv Belgeleriyle Menemen Olayı

Ermeni Sorunu

BİLGE KAĞAN BEÑGÜ TAŞI

KÖL TİGİN BEÑGÜ TAŞI

Türk Yıllıkları

Unutmadım Ben!Unutturmamda!

SÂDECE ÂRİF OLANLAR DEĞİL, OLMAYANLAR DA ANLAR!

Atayurt’tan... Orkun Irmağı

Türk Devlet Gelenekleri

YÖNETENLERİ YÖNETENLERİN ÜLKESİNDEN MANZARALAR

Atayurt’tan... Kañ Teñri Doruğu...

Atsız Ata Diyorki...

GÜN GELİR, DEVRÂN DÖNER.

12 HAYVANLI TÜRK YILLIĞI

Son Yazılarım

Kategorilerim


    HERŞEYİN ÜSTÜNDE TÜRK!

             

    ''Doğu Türkistan''


     


    Bugün dünyanın bazı bölgelerinde Müslümanlar zor durumda yaşamaktadır. Örneğin Çin'in en batı noktasında yer alan Doğu Türkistan halkı özellikle son elli yıldır büyük baskı altında bulunmaktadır. Nüfusun çoğunluğunu Uygur Türkleri'nin oluşturduğu Doğu Türkistan'da, Çin'in hiçbir bölgesinde yaşanmayan boyutlarda zorluklarla dolu bir hayat sürülmektedir. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakamdır. 

    İstila, tahakküm ve zorlamalar bölgeye sadece huzursuzluk, kargaşa, kin ve nefret getirmiştir. Bu tür yöntemlerle milletleri sömürme devri artık kapanmıştır. Dolayısıyla Çin, Doğu Türkistan halkının kendi kendini yönetmesine izin verse ve ekonomik bağımsızlık hakkı tanısa bundan son derece büyük çıkarı olacaktır. Kendi sınırları içinde rahatça üretim yapan, özgürce yaşayan, korku ve baskının etkisinden kurtulmuş bir Doğu Türkistan, Çin için yeni bir atılım merkezi olabilecektir. 

    Bu hakların Doğu Türkistan halkına verilmesi ise büyük bir güç ve otorite sahibi olan Türk-İslam Birliği sayesinde mümkün olabilir. Böyle bir gücün garantörlüğü olursa Çin de ülkesinde yaşayan milyonlarca Müslüman ile ilişkilerini kuvvetlendirecektir. Kalben Türk-İslam Birliği`ne bağlı bir Doğu Türkistan`ın Çin`e karşı düşmanca bir tutum sergilemeyeceği, başkaldırmayacağı, Çin`in süper bir güç haline gelmesi için dostane katkıda bulunacağı konusunda Çin yönetimi ikna edilmeli ve güvenleri sağlanmalıdır. 
    >>>

    --------------------------------------------

    Doğu Türkistan`da son bir haftadır yaşanan zulüm, Müslüman kardeşlerimizin ilk defa karşılaştıkları bir durum değildir. Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz yaklaşık 60 yıldır türlü işkencelere maruz kalıyorlar ve akıl almaz baskı altındalar. Filistin`de Müslümanlar yarım asrı aşkın süredir katlediliyorlar. Kendi topraklarında sürgün hayatı yaşıyorlar. Irak`tan hemen her gün ölüm haberi geliyor. Kerküklü kardeşlerimiz ölüm korkusuyla yaşıyor. Kırım`da Müslümanlar zorluklar altında varlıklarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

    Afganistan`da neredeyse hergün Müslüman kanı dökülüyor, Pakistan`da binlerce Müslüman kendi ülkesinde mülteci konumuna düştü. Yakın geçmişte Bosnalı Müslümanlar tüm dünyanın gözü önünde, Avrupa`nın ortasında, acımasızca soykırıma tabi tutuldu. Pek çok ülkede hapisaneler, düşüncelerinden ve inançlarından dolu tutuklanmış olan Müslümanlarla dolu. Bu acıların, bu katliamların, bu sıkıntıların, bu çilelerin hiçbiri yeni değil. Müslümanlar, neredeyse yüzyıldır baskı altında acımasızca eziliyor. Bu fitnenin son bulması, akan kanın durması ise ancak Türk İslam Birliği`nin kurulmasıyla mümkündür. Filistin`i, Irak`ı, Afganistan`ı, Doğu Türkistan`ı, Kırım`ı, Kerkük`ü, Moro`yu kurtaracak açık, net ve tek kesin çözüm Türk İslam Birliği`dir. >>>

    --------------------------------------------


    Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar, yüzyılı aşkın süredir baskı altında yaşamaktadır. Türk İslam coğrafyasında çatışmalar, fitneler, baskı ve zulüm binlerce masum Müslümanın canına mal oldu, on binlercesi sakat kaldı, milyonlarcası evsiz kalıp yurtlarından sürüldü, pek çoğu da sadece inançlarından ve fikirlerinden dolayı tutuklandı. Bugün Filistin'de, Irak'ta, Afganistan'da, Doğu Türkistan'da, Moro'da ve baskıcı yönetimler tarafından idare edilen çeşitli İslam ülkelerinde bu zulüm tüm şiddetiyle devam etmektedir.

    Son olarak Doğu Türkistan'da 600'ü gizli olmak üzere toplam 796 Müslüman hiçbir gerekçe gösterilmeden idam edilmiştir. Bu idamlar, bu zulümler ve haksızlıklar Türk İslam Birliği kurulmadığı müddetçe devam edecektir. Akan kanın durması için Türk İslam Birliği'nin kurulmasından başka çözüm yoktur. Türk İslam Birliği'nin olduğu bir dünyada ise, Çin'in uluslararası hukuğu tanımadan, böylesine acımasız bir uygulama yapması mümkün değildir. >>>

    DOĞU TÜRKİSTAN'DA MÜSLÜMANLARA BASKI DEVAM EDİYOR



    Yenişafak Gazetesi, 12 Temmuz 2009

    Timeturk İnternet Haber Sitesi,
    18 Temmuz 2009

    Yenişafak Gazetesi, 14 Temmuz 2009
    Hürriyet Gazetesi, 11 Temmuz 2009
    Türkiye Gazetesi, 11 Temmuz 2009
    Yenişafak Gazetesi, 10 Temmuz 2009
    Vatan Gazetesi, 10 Temmuz 2009
    Türkiye Gazetesi, 9 Temmuz 2009
    Türkiye Gazetesi, 10 Temmuz 2009
    Radikal Gazetesi, 9 Temmuz 2009
    Yenişafak Gazetesi, 9 Temmuz 2009
    Hürriyet Gazetesi, 9 Temmuz 2009
    Hürriyet Gazetesi, 10 Temmuz 2009
    Bugün Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    YeniŞafak Gazetesi, 8 Temmuz 2009


    Vatan Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    Sabah Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    Vatan Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    Hürriyet Gazetesi, 8 Temmuz 2009

    Yenişafak Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    Bugün Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    Zaman Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    Milliyet Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    Türkiye Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    Radikal Gazetesi, 8 Temmuz 2009
    Yenişafak Gazetesi, 9 Temmuz 2009
    Sabah Gazetesi, 8 Temmuz 2009
     





     


    MÜCAHİDE HANIMIN VASIFLARI

    Örnek Nesilleri Yetiştirecek Mücahide Hanımın Vasıfları:


    Akîde yapısı: Bu ümmet için örnek ve temel olan inanç sisteminin Rasûlullah SallALLAHu Aleyhi ve A'lihi ve Sellem'in öğrettiği gerçek akîde olduğu bilinciyle; Sahabe, Tâbiîn ve Etbâu Tâbiîn'in, yani Selef-i Salihîn’in akîdesinin, kendisiyle bütünleştiği Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat metodunu anlamak ve idrak etmek hedefidir.

    Metodu: Sadece ve sadece ALLAH’ın, Rasûlü-sallALLAHu aleyhi ve sellem-'in, Sahâbe-i Kirâm'ın ve kıyâmete kadar onların yoluna uyanların çizgisine bağlı kalmayı hedeflemiş, bunu tek yol olarak benimsemiştir.

    Ahlâkı: Üstün İslâm ahlâkıdır.

    Nişânesi: Hicap ve tesettürdür.

    Edebi: Haya, iffet ve temizliktir.

    Örneği: Mü'minlerin anneleri, sahabe hanımları ve tüm saliha hanımlardır.

    Sevgisi: Yalnız ALLAH ve Rasûlü ve İslâma bağlı herkes içindir.

    Halveti: Ahiret hayatını hatırlamak, kendisini kabrin karanlık ve darlığından rahata eriştirecek, onu selamete götürecek iyi amelleri işlemektir.

    Dostları: ALLAH'ın dinine bağlı Muvahhide, Mü'mine ve tüm Müslüman hanımlardır.

    Buğzu: Düşman yahudilere, hıristiyanlara, münafıklara,
    ateistlere; "kadın özgürlüğü" ve "feminizm" diye yaygara koparan sinsi çağırtkanlaradır
    .

    Düşmanları: Müstehcen şarkılar; haram davetçisi müzik aletleri; açık ve sapık fikirleri empoze etmeye çalışan tüm dergi ve gazeteler; flört ve aşkın konu edildiği bütün sapık dizi ve filimler; ayrıca ahlaksız, iffetsiz kadınlar; kısaca ALLAH'ın gazabını üzerine toplayan her şeydir.

    Rağbeti: Çok bağışlayan "Ğafûr" ve acıyan "Rahîm" ALLAH Azze ve Celle'ye karşı; şartlarına bağlı kalarak samimi bir şekilde tevbe yapmaktır.

    Evliliği: İslâmîdir. Düğününde şarkı, içki vb. yoktur. Davetli kadın ve erkek karışıklığına yer verilmez. İslâm'a aykırı kıyafetlere de rağbet olmaz.

    Gâyesi: Müslüman aileyi bina etmek, böylece tüm insanlığın susadığı gerçek İslâm toplumunun sağlam yapı taşını oluşturmak; Ümmete hayırlı nesiller yetiştirmektir.

    Tatili: Faydalı ilim öğrenmek, Kur'an-ı Kerim ezberlemek, meşru çerçevede dinlenip istirahat etmekle geçer.

    Gezintisi: İnce düşünme ve tefekkür yapmak; aynı zamanda dinlenerek kendini rahatlatacak şeylerle meşgul olmaktır. Böylelikle bitkinlik ve yorgunluktan uzak kalır, dinamikliğini muhafaza eder. (1)

    **Mücahide nasıl olunur?**



    Allah resmi cihaddan gerçi kadınları muaf kılmıştır; ancak bunun sevabını başka yollardan telafi etmeği mümkün kılmış ve bir anlama kadınlar için başka bir cihad meydanı belirlemiştir. Bu ise belki zahirde kolay bir olay olarak düşünülebilir. Ancak derinlemesine düşünüldüğünde kadının aile ortamında büyük görevleri ve ağır sorumlulukları bulunduğunu ve bu görevlerini en iyi şekilde ve Rabb'imizin istediği ölçüde yerine getirdikleri takdirde bu büyük sevaba nail olurlar. Şimdi bunu yine hadislerin dilinden öğrenmeye çalışalım:

    Hz. Emir-ül Mû'minin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kadının cihadı, kocasına karşı olan görevlerini en iyi şekilde yerine getirmek (ve onu hoşnut etmesidir.)" [7]

    Bir gün Ensar kadınlarından birisi olan Esma bint-i Yezid, ashabının arasında bulunduğu bir sırada Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna vardı ve şöyle arz etti: "Anam, babam sana feda olsun; ben kadınların bir elçisi ve temsilcisi olarak huzurunuza varmış bulunmaktayım. Canım size feda olsun, doğu veya batıda bulunup da benim huzurunuza neden vardığımı duyan her kadın mutlaka benimle aynı şeyleri paylaşacaktır. Arzım şudur ki:

    Allah seni hak olarak bütün erkek ve kadınlara göndermiştir. Ve biz sana ve seni gönderen Rabb'ine iman etmiş bulunuyoruz. Biz kadınlar, siz erkeklerin evlerinde oturarak, sizlerin isteklerini yerine getirmekte ve evlatlarınızın yükünü taşımaktayız. Siz erkekler ise Cuma namazı, cemaat namazı, hasta ziyareti, cenaze merasimine katılma, haccetme ve hepsinden de önemlisi Allah yolunda cihad etme gibi amellerle biz kadınlara üstün kılınmışsınız. Sonra hacca, umreye veya sınırları korumaya çıktığınızda, elbiselerinizi dokuyan ve çocuklarınızı eğiten yine bizleriz. O halde ey Allah'ın Resulü, sevap ve mükafat açısından sizinle bir ortaklığımız var mı?"

    Allah Resulü (s.a.a) o kadının bu sözlerinin ardından yüzünü asabına çevirerek şöyle buyurdu: "Acaba bu kadının dini meselelerinden bu şekilde sorması gibi güzel bir konuşma dinlediniz mi?" Ashap da "Ya Resulallah, dediler biz bir kadının böyle konuşabileceğini sanmazdık." Sonra Allah Resulü (s.a.a) kadına dönerek şöyle buyurdu: "Ey kadın, git ve seni bekleyen kadınlara söyle ki, sizden her kim eşine karşı vazifelerini en güzel şekilde yerine getirir ve onu hoşnut etmeğe çalışır ve ona itaat etmeğe çalışırsa, erkeklerin alacağı o kadar sevabın hepsi ona da verilecektir." Bunu duyan kadın sevinçli bir şekilde ve tekbir ve tehlil getirerek Allah Resulü'nün huzurundan ayrıldı. [8]

    İşte ilahi adalet buna derler. Kadın-erkek arasındaki eşitlik böyle mi sağlanır, yoksa kadınlara da erkekler gibi, yaradılışları gereği kaldıramayacakları bir takım ağır yüklerin ve sorumlulukların yüklenmesiyle mi? Evet insanların amelleri, doğuracağı sonuçlar ile ölçülür; bu açıdan ise görüldüğü gibi kadınlara da erkeklere verilen mükafatların aynısı verilecektir; elbette vazifelerini yerine getirdikleri takdirde.

    Bu mevzunun daha iyi pekişmesi ve bacılarımızın vazifelerini daha iyi müdrik olabilmeleri için birkaç hadisi daha bu bölüme eklemek istiyoruz.

    Resul-i Ekrem (s.a.a): "Bir kadın vefat ettiğinde kocası ondan razı ise, cennete girer." [9]

    Resul-i Ekrem (s.a.a): "Siz kadınlardan herhangi biri, evinde ev işleriyle meşgul olması vasıtasıyla (iman ve ihlas şartıyla) mücahidlerin cihad sevabını alır inşAllah." [10]

    Yine şöyle buyurmuştur: "Bir kimse, hanımının kötü ahlakına sabrederse, Allah ona Hz. Eyyub'a belalara sabretmesinin sevabını verir. Bir kadın da kocasının kötü ahlakına sabrederse, Allah ona Asiye bint-i Mezahim'in sevabının aynısını verir." [11]



    Bir kişi Resulullah'ın yanına gelerek şöyle dedi: "Benim bir eşim var ki eve girdiğimde beni karşılar, evden çıktığımda uğurlar. Beni üzüntülü gördüğünde ise, nedir seni üzen? der; eğer geçim ve rızk sıkıntısı ise, buna kefil olan var (yani Allah rızka kefildir; bilahare bir çıkış yolu bulunacaktır.) Eğer seni sıkan, rahatsız eden şey, ahiret endişesi ise, Allah bu sıkıntını artırsın (yani ahiret düşüncen çok olsun ki ona kendini hazırlayasın)." Bunu dinleyen Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: "Allah'ın bir çok (özel) elemanları vardır ki bu kadın da onlardandır. Allah ona bir şehidin yarı sevabını verecektir." [12]

    İmam Cafer-i Sadık (a.s)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Medine'li Müslümanlardan bir kişi bazı işleri için (yolculuğa) çıktı. Çıkarken hanımından o dönünceye kadar evden bir yere çıkmaması için söz aldı. Bu arada kadının babası hastalandı. O birisini Resulullah'a göndererek, kocasının yolculuğa çıktığını ve dönünceye kadar evden çıkmaması için söz aldığını, fakat bu arada babasının hasta olduğunu ve babasını ziyaret için izin verip vermediğini Resulullah'a sordu. Allah Resulü cevaben: "Hayır, evinde otur ve kocana itaat et." buyurdu. Bilahare babası vefat etti. Bu sefer kadın gidip de babasına namaz kılması için izin istedi. Allah Resulü yine: "Evinde otur ve kocana itaat et." buyurdu. Böylece kadının babası defnedildi. Bu sefer Allah Resulü birisini kadına yollayarak şu mesajı iletti: "Hiç şüphesiz Allah, kocana itaat ettiğin için seni de, babanı da bağışladı." [13]

    Hz. Ali (a.s): "Kadınlarınızın en hayırlısı eşlerine en çok mihriban ve çocuklarına en çok merhametli olan kimsedir." [14]

    Resul-i Ekrem (s.a.a): "Müslüman bir erkek, İslam'dan sonra, kendisine baktığında huzur bulan, emrettiğinde itaat eden ve gıyabında onun (haysiyetini) ve malını koruyan Müslüman bir eşten daha iyi bir (nimet) ve fayda elde etmemiştir." [15]

    İmam Sadık (a.s): "Saliha bir kadın, salih olmayan bin erkekten daha hayırlıdır. Hangi kadın, kendi eşine yedi gün hizmet ederse, Allah onun yüzüne cehennemin yedi kapısını kapatır ve cennetin sekiz kapısını açar; hangisinden isterse içeri girer." [16]

    Evet Allah-u Teala'nın kadınlara inayet ve lütfü bu kadar büyüktür. Elbette ki bütün bunlarda, başta iman ve ihlas şarttır. Yani Müslüman kadın bütün bunları Allah rızasını kazanma niyetiyle yaparsa tabii ki bu sevapları alır.

    ÇeÇen MÜcahİde

    Başında sarık elinde silah
    Kalbinde iman dilinde Allah
    Allah muvaffak kılar inşaallah
    Bende sana dua etsem olmaz mı?

    Rusya habire asker yığıyor
    ABD güya işgali kınıyor
    Kafkas dağları ateş almış yanıyor
    Müslümanlar bir olup söndürsek olmaz mı?

    Güya İslam Ülkesi; bak şuna bak
    Zor bulunur böylesi ahmak
    Rusların peşine oldu da yamak
    Bir yumruk vurup uyandırsam olmaz mı?


    Kuveyt işgal oldu diye dünya yerinden oynar
    Çeçenistan işgal olur bu sefer keyfinden oynar
    Mücahit Çeçenim bir gün olur bunları kovar
    Arkalarından kına yaksam olmaz mı?

    İslam alemi parça parça olmuş bakıyor
    Birbirine düşmüş habire atıyor
    Kafirler neredeyse zil takmış oynuyor
    Bir olup zincirlerini taksak olmaz mı?

    Hey! Çeçenim! Mücahidim! umudum sende
    Sen silahınla savaş dua da bende
    Sen moskof ayısını yen de
    Alnımız ak boynumuz dik gezsek olmaz mı?

    Senden umutludur bu garip MUHACİR
    Düşmanları her zaman vatanından kovmuştun ya
    Kov Rusları onların hepsi de palikarya
    İSLAM sancağını en tepeye diksek olmaz mı?

    Sevdası Büyük Olmayanın Eylemide Büyük Olmaz...

    Dağıstanlı direnişçiler de yayınladıkları bir operasyon videolarında görüntülerde ellerinde silahlarıyla iki kadın direnişçiye yer vermişlerdi.

    Görüntülerdeki kadınlar kadınlı-erkekli direniş çağrısı yapıyorlardı.

    Görüntülerde operasyon sonrası elde ettikleri ganimetler hakkında konuşan kadın direnişçiler, "rızıklarımız silahlarımızladır" şeklinde mesajlar vermişlerdi.

    .......................................

     MÜCAHİDE BACILAR...ÇAĞIN SÜMEYYE'LERİNE ZEYNEP'LERİNE SELAMLAR OLSUN...





     

     

     












     

     

     








    BUNLARDA YENİ NESİL TÜRK KIZLARI





    KIRIM TARİHİN CESUR SAVAŞÇISI: Emine Banu...

    Tarihimizin ilk çağlarından beri kadınları, çocukları, gençleri ve ihtiyarları ile her zaman ve her hal ve durumda başkalarının vazgeçtiği zor vaziyetlerde bile destanlara konu olan kahramanlıklar meydana getirmiş bir milletiz. Tarihimizin çok uzun bir dönemi ezeli düşmanımız Ruslarla, yani eskilerin deyimi ile Moskoflarla savaşla geçmiştir. Kırım Yarımadası bu savaşların en yoğun olarak geçtiği bölgemizdir. Kırım Hanlarının Osmanlı Hakanlarına bağlandıkları çağlarda ise bu mücadele kıyasıya bir var olmak veya yok olmak şeklinde sürmüştür. Aşağıda bu sürüp giden savaşların en trajik olanlarından birinin öyküsünü veriyoruz. Filmlere ve pek çok romana ve hattâ opera librettolarına konu teşkil eden Kırım Şehidi Emine Banu`nun macerası ibretle okunacak bir hikâyedir. Allah ona rahmet eylesin:

    `...Birinci Abdülhamid; nasılsa, Kırkağaç taraflarından kendisine satılmış Emine adındaki cariyeyi; Kırım Hanı Giray`a hediye olarak göndermişti.

    Kerim Giray, çok güzel, çok hoşa giden bu sevimli hediyeden pek fazla memnun olmuş, onu başgözde pâyesine yükselterek kendisine de Emine Banu adını takmıştı. Banu, hatun demekti, hatun ise prenses mânasına gelirdi.

    Rusya tahtında oturan İkinci Katerina, bu taçlı zalim, Kırım mirzalarının kucaklarına serptiği altınlarıyla, Tatarları birçok kısımlara ayırtmış, onları birbirlerinin düşmanı haline koymuştu. Yine bu sırada İstanbul`da da `vurdum duymaz` bir saltanat hükmünü icra ediyordu.

    Katerina, bu gafletten istifade ederek, Kırım`ı istilâ için ordularını harekete geçirdi. Kerim Giray, civardan toplayabildiği Tatar ordularıyla mukavemete hazırlanıyordu. Karargâhını, Polonya Ukraynası yolu üzerindeki Acemka`ya kurmuştu. Karşısına gelecek ilk Rus kuvvetinin derecesini anlamak istiyordu. Buna da muvaffak olmuş, ancak bu kuvvetin 8 bin 9 bin arasında olduğunu öğrenmişti. Yanındaki Tatar kuvvetleri, düşmanı perişan etmeye kâfi idi. Ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Ruslar yaklaşmaya başladıkça Nogay Tatarları kabîle ve oymak meselelerini ortaya çıkardılar. Kerim Hanı maiyetindeki birkaç yüz yeniçeri ile bırakarak çekildiler. Gelecek Osmanlı imdat kuvvetini beklemeye vakit yoktu. Kerim Han bir sabah, yirmi kişilik bir maiyeti ile alelâcele geriye döndü. Emine Banuyu da beraber götürmek istedi. Fakat Emine aslâ razı olmamıştı. Acemka`yı terk edip gidenlerin önüne çıkıyor:

    - Allah için, din için, peygamber için kalınız!.. Bakın ben bir kadın olduğum halde kalıyorum, siz neden korkup kaçıyorsunuz? diye bağırıyordu.

    Nihayet sözünü ancak yirmi kişiye dinletebildi. Yirmi erkek sipahi bu cesur arslan kadının yanında kaldı. Sipahilerin ileri gelenlerinden birisi sordu:

    - Hatun; yirmi kişi ile düşmana nasıl karşı geleceğiz, ne yapacağız?

    Emine güldü:

    - Düşmana barınacak bir yer bırakmamakla onu mahvedeceğiz. Acemka ve onun civarındaki 120 köy, suların donmaya, buz tutmaya başladığı bu zamanda, düşman ordusu için en mükemmel bir mezar halini alır. Bahusus muhtemel (- çok ihtimalli) bir savaş karşısında, Türk ordusunun bütün erzakı buradaki depolardadır. Biz bunları olduğu gibi Ruslara teslim edecek olursak, geriden gelmekte olan Osmanlı imdat kuvveti ne yapabilir? Yapılacak tek işimiz var: Şehri ve köyleri ateşe vermek. Daha Rus ordusunun yetişmesine beş altı gün vakit var...

    Savaşlardan savaşlara koşmuş, her savaşta kahramanlıklarıyla ün salmış bu yirmi serdengeçti sipahi, hatunun sözlerini pek mâkul bulmuşlardı. Evvelâ Acemka, sonra da bütün köyler yakılıyor, erzak ambarları, cephanelikler kül oluyor, havaya uçuyordu.

    Rus süvarileri burada cephane ve erzak bulacaklarını bildikleri için çok tedbirsiz gelmişlerdi. Fakat şimdi onların yerine, cephaneliklerden çıkan, tıpkı şiddetli gök gürültülerini andıran tarakalar duyuluyordu. Her ne bahasına olursa olsun, son yanmamış birkaç köyü elde etmek istediler. Gerek kendilerini, gerekse hayvanlarını barındırmak için bunlar lâzımdı. Fakat ilk hücum istedikleri köyde Emine Banu`nun ateşi ile karşılaştılar. Hatun bir taraftan savaşıyor, diğer taraftan da bu son köyleri yakıyordu. Düşmanın ateşi çok mühlik (-öldürücü), çok dehşetli idi. Fakat Emine`yi korkutmuyordu. Cesur kadın, yanında kalan birkaç kişi ile son cephanelikleri de ateşledi ve ondan sonra yanan bir kalenin üstüne çıktı. Alay ederek, kahkahalarla gülerek Ruslara beyaz mendil sallıyordu!..

    Nihayet, altında yanan kale birdenbire devrildi ve Rus ordusu, karşısında yarı yanmış bir kadın cesedi buldu. Ahmaklar, şehri ve bütün köyleri yakanın, bu Türk kadını olduğunu görerek onu hayretle seyrediyorlardı.

    M.NALBANTOĞLU
    '''

    KAHRAMANLIK; İÇEREK ACI ÖLÜM TASINDAN
    İLERİYE ATILMAK VE SONRA DÖNMEMEKTİR

    KAHRAMAN TÜRK KADINI EMİNE BANU NEZDİNDE , TÜM ŞEHİTLERİN AZİZ RUHLARINA EL-FATİHA..( AMİNN )

    -BOZKURT İŞARETİNİN MUHTEVASI-

    -BOZKURT İŞARETİNİN MUHTEVASI-

    Millet Partisi kurucusu rahmetli Osman BÖLÜKBAŞI(Ankara MHP milletvekilimiz Deniz Bölükbaşı'nın babası) ile MERHUM BAŞBUĞUMUZ BİLGE LİDER BAŞBUĞ TÜRKEŞ Kırşehir'de(Bölükbaşı'nın memleketi) karşılaşırlar ve aralarında şu konuşma geçer;


    Bölükbaşı-

    Yahu Türkeş siz bir işaret yapıyorsunuz, kurda benziyor. Onu anladık da, benim bildiğim sen Türkeş o işarete bir mana yüklemişsindir.


    Türkeş-

    Elbette ağabey(yaşça büyüktür Bölükbaşı)


    Bölükbaşı-

    Peki nedir?


    Türkeş(bir eliyle bozkurt işareti yapar, diğer elinin baş parmağıyla işaret edek tarif eder)-

    Bak ağabey, şu serçe parmak Türk'tür, şu işaret parmağı da İslâm'dır. Şu Bozkurt işareti yaptığımız işaretin arada kalan boşluk ise cihandır(dünyadır). Son olarak kalan 3 parmağın birleştiği nokta ise MÜHÜRDÜR. Yani ağabey işaret ederek gösterir isek, şu çıkar: TÜRK İSLAM MÜHRÜNÜ DÜNYAYA VURACAĞIZ...


    din kardeşlerimize bakın siz : )

    BİR Fatih Altaylı’nın programına katılan iki türbanlı genç kız, "Atatürk’ü sevmiyoruz" demiş...

    Ben de diyorum ki: Keşke memleketimizde Atatürk’ü sevmenin ya da sevmemenin özgürce ifade edilebildiği bir ortam olsa da... Herkes eteğindeki taşı ortaya dökse... Böylece "Atatürk’ü sevmiyoruz" diyen türbanlı kızların yalnız olmadıkları meydana çıksa... Ve şu kahrolası ikiyüzlülük sona erse...

    İKİ Türbanlı iki kız, "Padişah, Atatürk’ü görevlendirmişti... Atatürk de Padişah’tan aldığı yetkiyi kötüye kullanarak laikliği getirdi" demiş... Ben de diyorum ki: İki türbanlı kızın ortaya attığı bu çocuksu tarih tezinin biraz daha tekámül etmiş hali, Türkiye’de geniş sağ/muhafazakár kesimde çok popülerdir... Cumhuriyet ve Atatürk devrimleri konusunda sağ/muhafazakár kesimde yaygınlık kazanmış görüşlerdir bunlar... Yani bu kızlar bir "zihin haritası"nın içinden konuşmuşlardır. Hiç kimse "İki eksantrik türbanlının görüşleri" deyip geçmesin...

    ÜÇ Türbanlı iki kız, "Humeyni’yi seviyoruz" demiş... Ben de diyorum ki: Sanırım kızların "Humeyni’yi seviyoruz" demeleri, biraz aykırılık hevesinden kaynaklanıyor... Öyle olmasa... "Neden Humeyni’yi seviyorsunuz?" sorusu karşısında en azından anlamlı bir tek cümle kurmayı başarmaları gerekirdi...

    DÖRT Türbanlı iki kızın bu görüşleri ifade etmelerinin ardından dindar çevrelerden gelecek olası tepkiler, "Bütün türbanlılar bu kızlar gibi değildir" ya da "Bu görüşler onları bağlar" şeklinde olacaktır... Ben de diyorum ki: Artık "Bütün türbanlılar aynı değildir" demenin pek bir anlamı kalmamıştır... Türbanlı yazar-çizerleri, kanaat önderlerini izliyoruz: Bu zamana kadar "Bütün türbanlılar aynı değildir" görüşünü destekleyecek tek bir tavır bile ortaya koyamadılar... "AKP Kadın Kolları Üyesi" gibi konuşan ve davranan türbanlı kadınları gördükçe, "Türban siyasi simgedir" diyenler ya da "Her gördüğü türbanlıyı aynı sayanlar" maalesef haklı çıkmaktadır.

    Manda yuva yapmış türbana

    TÜRKİYE’de türban yasaklanınca...

    Bazı türbanlı kardeşlerimiz, "Kefere memleketinde hayat / Oh ne rahat" türküsünü çığırmaya başlamışlardı...

    Üç beş zengin dindardan burs parasını kapan, "Kimsenin kimseye karıştığı yok... Giyiyorsun türbanı, gidiyorsun üniversiteye" şeklinde "Türbanlı Alice harikalar diyarında" masalı eşliğinde, kefere diyarına postu seriveriyordu...

    En sevilen memleket, "özgürlükler diyarı" Amerika idi...

    Ancak...

    11 Eylül’de yüksek binalara uçaklar çaktırılınca...

    "Özgürlükler diyarı", birden "kábus diyarı"na dönüşmesin mi?

    Yani "gávur", zulmünü icra eylemeye başlamasın mı?

    Neye uğradıklarını şaşıran türbanlı kardeşlerimiz, "Bre aman! Neredesin Çevik Bir! Neredesin Batı Çalışma Grubu?" falan diyerek...

    Yani "Zalim de olsa bizden olsun" duygusuyla...

    Güzel ve yalnız ülkelerine duygusal açıdan kesin dönüş yaptılar...

    O gün bugündür...

    "Amerika’daki kadar özgürlük istiyoruz" diyenlerin sesi bir parça kısılmıştı...

    Ancak... Gelin görün ki... Meğer sesler tam olarak kısılmamış...

    Fatih Altaylı’nın televizyon programında arzı endam eden türbanlı kızlarımız, "Manda olsak daha iyiydi... Hiç olmazsa özgür olurduk" deyivermişler...

    Bu kızlara, "Siz hiç Fransız mandasının tadına varmış Cezayirli hikáyesi okudunuz mu?" falan diye sormanın bir faydası olmayabilir...

    Onlara sadece memleketlerine gelmiş üç beş türbanlıyı "kültürel çeşitlilik" gösterisi adına tolere eden "kefereler"in, işler birazcık sarpa sarınca, nasıl da türbanın temsil ettiği değerlere sahip olanların tepesine balyoz gibi iniverdiklerini anımsatmak isterim...

    Türbanın siyasal bir tehdit olarak algılanmadığı memleketlerde yaşanan yanıltıcı ve aldatıcı özgürlük havasına kapılanlar, "gávur"un elinin daha ağır olduğunu gördüler, görüyorlar ve göreceklerdir.

    Tren metaforu

    BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, bir zamanlar bir tramvay lafı etmişti... "İhtiras tramvayı" mıydı? Hayır, hayır... Hah buldum: "Demokrasi tramvayı"ndan söz ediyor, hatta "indi / bindi" yaptırıyordu...

    Çok parmağa sarılmış bir Tayyip Erdoğan beyanatıdır, "Demokrasi tramvay gibidir" lafı...

    O kadar ki Erdoğan, pirincin taşını ayıklayana kadar akla karayı seçmiştir...

    Sonra tren konusu, birinci iktidar döneminde, "hızlandırılmış tren"in yol açtığı elim olaylar çerçevesinde bir kez daha başına bela olmuştu Erdoğan’ın...

    Neyse...

    O talihsiz defteri yeniden açmayalım...

    Ve en sonunda Tayyip Erdoğan, yine tren metaforuna sığındı...

    Bu kez partisinin grup toplantısında milletvekillerine, "Trenden inenler bir daha binemez" gibi bir laf etmiş...

    Bence birilerinin Tayyip Erdoğan’a şöyle bir tavsiyede bulunması gerekiyor:

    "Aman Tayyip Bey... Sözlerinizin gücünü artırmak için lütfen raylı sistemlere müracaat etmeyin... Her defasında başınıza bela oluyor... Raylı sistemden uzak durun... Mesela ’gömlek metaforu’ gibi başka türden metaforlar bulun."

    Tük kadınının vatanseverliği

    Tük kadınının vatanseverliği

    ÖNCE VATAN ...

    Tük kadınının vatanseverliği
    Milli Mücadele devirlerini idrak eden kadın muharrirlerimizden Şükûfe Nihal Hanım, “Domaniç Dağları’nın Yolcusu–Bir Yurt Gecesi” isimli eserinde dikkat çeken bir olay nakletmektedir:


    “...İstiklâl Cengi sıralarında İnegöl toprakları bir büyük facia geçirmiş... Domaniç Dağları’ndan inen bir köylü kadını, düşmana yol göstererek vatana ihanet etmiş olan öz oğlunu silâhıyla vurarak bizzat cezalandırmıştır.

    İki satırla kısaltılan bu hadise, bir roman, bir destan mevzuu olabilecek kadar geniş ve engin... Bir Türk kadınının yüksek vatan sevgisini ve inancını ifade ettiği için, kadınlık tarihimizin sayfalarına yeni bir ün katacak kadar haşmetli...

    Biricik sevgili çocuğunu kendi elleriyle yere seren kahraman ananın yaşadığı bu hâl, hakikaten ibret vericidir....

    Hikâyeyi, Kurtuluş Savaşı’nda bulunmuş bir arkadaştan şöyle dinlemiştim:

    Bir Yunan fırkası, Bursa’nın Adranos Kazası’ndan geçti. Domaniç’ten, Sultan Dağları’ndan Kütahya üzerine doğru yürüdü. Karargâh Kumandanı Nâzım Bey şehid oldu. İnegöl halkı yediden yetmişine kadar düşmana karşı koymaya hazır... Silah bulamayanlar, taş, odun, demir parçalarıyla vatanı korumaya gidiyorlar!..

    İhanet affedilmez

    O sırada Domaniç Dağları’nın bu yiğit kadını da 20 yıl boyunca bütün bir gençliğini harcayarak yetiştirdiği oğlunun eline silahını veriyor. Ona aşıladığı vatan sevgisinden emin bir halde göğsünü gere gere, İnegöl’e düşmanın karşısına gönderiyor.

    Lâkin, gel gör ki; dağdan inen bu saf köylü çocuğu, bize hıyânet eden bir jandarma onbaşısının oyuncağı oluyor. Yaptığı işin kötülüğünü farketmeden düşmana haber taşıyor.

    Bir gün, köyünde oğlunu, yurdunun kurtuluşu için dua ederek bekleyen bu talihsiz anaya, uğursuz bir haber veriyorlar:

    “–Oğlun düşmana casusluk etti!”

    Kadın bir an duraklamadan silahlarını kuşanarak atına binip yola düşüyor. Kuytu ormanlar, yalçın kayalar aşarak bir yıldırım hızı ile İnegöl’e iniyor. Aldığı adrese göre oğlunun bulunduğu yere varıyor.

    Kendisini görmek üzere geldiğini söylüyor.

    Az sonra anasının gelişine sevinen genç, elini öpmek için koşa koşa yaklaşırken atının üstünde dimdik bekleyen kadın, kara feracesinin yerine sakladığı silâhı çekerek tek kurşunla onu toprağa seriyor... Ve atın başını çevirerek arkasına bakmadan, bir kasırga hızıyla dönüp kayboluyor...”

    Küçük Nezâhet
    Milli Mücadele esnasında 10–12 yaşlarında idi. Babası 70. Alay Kumandanı Hâfız Halid Bey’in yanında birçok harbe iştirak etmiştir. Alay’ın askerleri için fevkalade ehemmiyetli bir rol oynamıştır. Bu harika küçük kız, yaşından beklenmeyecek derecede büyük cesaret örnekleri vererek babası Hafız Halid Bey’in kumandasındaki 70. Alay’ın birçok muvaffakiyetlerinin belli başlı âmili olmuştur. Hakikaten, Gediz Muharebelerinde geri çekilen askerlerin önüne çıkarak, “Durun! Nereye gidiyorsunuz?..” diye haykırarak etrafına olağanüstü bir cesaret aşılamıştır.

    Bu gibi hizmet ve faaliyetleriyle, cepheyi teftişe gelen kumandanların da dikkatlerini çektiği için kendisine madalya verilmesi ve çeyizinin Meclis tarafından temini ve kendisini mirîmîranlık, yani sivil paşalıkla taltif edilmesi gibi tekliflerle TBMM’de müzakerelere konu olmuştur. Bu müzâkereler, O’nun hizmetlerinin ne kadar önemli olduğunu ve de takdirle karşılaştığını göstermesi bakımından son derece calib–i dikkatdir.

    30 Ocak 1921 tarihinde Meclis’te vaki olan bu müzakerenin zaptında şunlar yazmaktadır:
    Katip Feyyaz Ali Bey, Bursa Mebusu Operatör Emin Beyin teklifini okuyor:

    “–Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyâseti Celilesine!.. İnönü Meydan Muharebeleri’nde bilfiil çarpışmaya iştirak ve her an, efrat ve zabitanı teşci eden 70. Alay Kumandanı Hâfız Halid Bey’in kerimesi 12 yaşlarında Nezahet Hanım’a ilk İstiklal Madalyasının verilmesi teklifini, Heyet–i Umumiye’nin tasdikine arz edilmesini rica ederim.” 30 Kânunusani 1337–(1921)
    Celâleddin Arif Bey (Erzurum) :

    “–İzahat verirlerse iyi olur efendim.”

    Emin Bey kürsüye geliyor ve şu izahatta bulunuyor:

    Millet bana yeter
    “–Efendim bu Nezahet Hanım denilen küçük hanım, mini mini hanım, sekiz yaşında öksüz kalmış. Babasının da başka kimsesi olmadığı için babasının kucağına düşmüş ve Harbi Umumî’de muhtelif cephelerde, harp içinde büyümüştür. Hâfız Halid Bey denilen zat da, gayet kahraman bir kumandanımızdır. Nezahet Hanım, ne zaman bir neferin, bir zabitin sarsıldığını görse hemen yanına koşar, “haydi beraber çarpışalım” der, onunla beraber çarpışır.

    Babasında ufak bir tereddüt görse hemen babasına koşar, “Aman baba hiç müteessir olma, annem vâkıa ölmüştür; seni de vururlarsa ben yetim kalmam. Bana millet bakar; hadi babacığım” diyerek teşvik eder. Ve kim bir parça sendelerse Nezahet Hanım mutlaka onun yakasına yapışır. Bu çocuk, mutlaka muhtac–ı taltiftir. İlk İstiklâl Madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz.

    Hamdi Namık Bey (İzmit):

    Bir Paşa Hanım gerek

    “–Efendim, Emin Bey biraderimizin buyurdukları Hâlid Bey ile kerimesini bendeniz de tanırım. Hakikaten böyledir. Yalnız ben diyorum ki, pek kıymettar addettiğimiz İstiklâl Madalyalarını Yunan madalyalarına özenmemek için 12 yaşında bir çocuğa vermek yerine büyüdüğü zaman cihazını temin edecek bir hediye takdim edelim.

    Tunalı Hilmi Bey (Bolu):
    “–Efendim, bendeniz ilk defa olmak üzere Osmanlı tarihinde bir “paşa hanım” görmek istiyorum. Kendisine “mîrimîran” rütbesinin tevcihini teklif ediyorum. Yalnız nişan değil, bir de rütbe.

    CENNETE GİRECEK OLAN İLK KADIN

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her sözü şüphesiz hikmetlidir ve de sözlerin en güzelidir. İste hayali hanımlara en güzel örnek:

    Hz. Fâtıma (r.a.) bir gün Efendimiz Aleyhisssalâtü Vesselâm'a:
    "Babacığım, kadınlardan cennete ilk önce girecek olan kimdir?" diye merakla sordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
    "Falan mahallede, falan evde oturan bir kadın var. Cennete ilk girecek kadın, iste o kadındır." buyurdular. Hz. Fatıma anamız hayretle:
    "Babacığım, o kadın cennete, benden de mi evvel girecek?" diye tekrar sordu. Peygamber Efendimiz:
    "Evet! Senden de evvel girecek." buyurdu. Ve şayet isterse, gidip o kadınla tanışabileceğini söyledi.
    Hz. Fâtıma'nın o kadın hakkındaki merakı iyice artmıştı. Bu kadın ne yapıyor, nasıl bir amel işliyordu ki, cennete ilk olarak girmeyi hak ediyordu. Bir gün o kadınla görüşüp tanışmak ve onunla konuşmak için evinden çıktı. Kadının evini sora sonra buldu ve kapısını tıklattı. İçeriden yaşlı bir kadın: "Kim o?" diye seslendi. Hz. Fakıma anamız da kendisini tanıtarak onunla görüşmek istediğini söyledi. Kadın, Peygamber kızının kendisiyle görüşmeye geldiğini duyunca çok sevindi. Kapıyı açmadan içeriden seslendi:
    "Ey Resûlullah'in kızı! Hoş geldin sefalar getirdin! Canım sana feda olsun! Aslında ben de sizinle görüşmeyi çok arzu ediyordum; fakat dışarı çıkmadığım için maalesef ziyaretinize de gelemedim. Simdi sizin gelmeniz beni çok memnun etti. Fakat kocamdan izin almadan bugüne kadar ben kimseye kapı açmış değilim. Onun için sizden çok özür diliyorum. Ben sizin içeri girmeniz için bu akşam eşimden izin alayım ve yarın görüşelim, ne olur, yarın tekrar buyurun." dedi.
    Bunun üzerine Hz. Fâtıma geri döndü. Akşam olunca kadın mes'eleyi anlatıp kocasından izin aldı. Ve ertesi gün Hz. Fâtıma o kadınla görüşmek için tekrar geldi. Bu sefer yanında oğlu Hz. Hasan da vardı. Hz. Hasan o sıralar henüz küçük bir çocuk olduğu için rahat durmamış, annesi mecburen onu da yanında getirmek zorunda kalmıştı. Kadının evine geldi ve kapısını çaldı. Tabiî kadın içeriden Hz. Hasan’ın sesini duymuştu. Hz. Fatma’nın yanında bir çocuk bulunduğunu fark edince çok üzüldü. Hz. Fâtıma’ya:
    "Ey Fâtıma! Ben kocamdan yalnız sizin için izin almıştım. Çocuk için izin almadığımdan dolayı onu içeri alamam. Ne olur beni affedin. İsterseniz siz buyurun, çocuk dışarıda kalsın. İsterseniz yarın gelin; bu aksam onun için de izin alayım." dedi.
    Hz. Fâtıma ikinci defa içeri giremeden geri döndü. Ve üçüncü gün tekrar kadına gitmek üzere çıktı. Hikmet-i ilâhî bu sefer Hz. Hüseyin'i de yanına almak zorunda kalmıştı. Tabiî kapıyı çaldığında, kadın Hz. Hüseyin'in de olduğunu öğrenince Hz. Fâtıma yine dünkü durumla karsılaştı. Kadın kocasından onun için de izin alması gerektiğini söyledi. Hz. Fâtıma bir önceki günkü gibi hiç ısrar etmedi. Ve çocuklarıyla beraber mecburen geri dönmek zorunda kaldı. Bir sonraki gün üçü birden gittiklerinde kadın kocasından her üçü için de izin almıştı. Kapı açıldı ve içeri girdiler. Kadın binlerce özürler diledi, affını istedi ve Peygamber çocuklarını en güzel şekilde karşıladı ve ağırladı.
    Hz. Fâtıma içeriden gelen sese göre kadının gayet yaslı bir nine olduğunu zannetmişti. Fakat bir de baktı ki, kapıyı açıp kendisini karşılayan kadın hem çok genç, hem de çok güzel bir hanımdı. Hz. Fâtıma hayretle sordu:
    "Sizinle dışarıdan konuşurken sesiniz çok değişik geliyordu. Oysa sesiniz hiç de öyle değilmiş, bu nasıl oluyor?" dedi. Kadın:
    "Sizinle konuşurken sesim dışarı çıktığı için sesimi yabancı bir erkek duyar da günaha girerim diye ağzıma küçük bir taş parçası alarak konuşuyordum. Simdi ise o taşı çıkardım." dedi.
    Hz. Fâtıma RadiyALLAHu Anhâ, bu cennetlik kadının sözlerinden dolayı çok memnun olmuştu. Namahrem-den sesini bile böylesine sakınan, kocasına da böylesine itaat eden bu kadının, neden cennete evvelâ gireceğini anladı. Onunla bir müddet sohbet ettiler. Bazı konuları konuştular. Bir ara kadın Hz. Fâtıma’ya:
    "Ey Resûlullah'in kızı! Acaba ben kocama karsı vazifemi ifa etmiş oluyor muyum? Onun bendeki hakları sebebiyle ALLAH Teâlâ kocama itaatsizlikten dolayı beni hesaba çeker mi? Bundan korkuyorum." dedi.
    Hz. Fâtıma bu sûali tebessümle karşıladı ve babasının yani Peygamber Efendimizin müjdesini kendisine bildirdi:
    "Hayır! Sen bilakis babamın, "cennete ilk girecek kadın" diye müjdelediği kimsesin." dedi.
    Hz. Fatıma RadiyALLAHu Anha, Resûlullah'in cennetle müjdelediği bu mübarek kadınla bir müddete daha sohbet ettikten sonra müsaade istedi ve oradan ayrıldı


    My Signature
    BİR ÇAĞIN VİCDANI OLMAK İSTERDİM BİR ÇAĞIN ,DAHA DOĞRUSU BİR ÜLKENİN,İDRAKİMİZE VURULAN ZİNCİRLERİ KIRMAK,YALANLARI YOK ETMEK,TÜRK İNSANINI TÜRK İNSANINDAN AYIRAN BÜTÜN DUVARLARI YIKMAK İSTERDİM
    MUHTEŞEM BİR MAZİYİ DAHA MUHTEŞEM BİR İSTİKBALE BAĞLAYACAK KÖPRÜ OLMAK İSTERDİM

    Kadın İşçi Taburu (1917-1919)

    Kadın İşçi Taburu (1917-1919)

    Osmanlı İmparatorluğu, 1911 yılında İtalya'nın Osmanlı idaresindeki Libya'ya saldırmasıyla patlak vermiş olan Trablusgarb Savaşı'ndan başlayarak, Balkan Savaşı (1912-1913), Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) ve Milli Mücadele (1919-1923) savaşlarına katılır. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar geçen son on iki yıllık süre içerisinde, Osmanlı İmparatorluğu hep savaş halindedir.

    Şehirlerin dışında, tarımsal alanlarda kadınlar üretimle meşgul oldukları ve zaten kendi akrabalarıyla birlikte oturdukları için, Anadolu'nun kırsal kesimlerinde yaşayan kadınların açlıkla karşı karşıya kalmaları söz konusu değildir. Ama Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük şehirlerinde erkekler birbiri ardına cephelere koşmaya başlayınca, pek çok kadın erkeksiz kalır. Birinci Dünya Savaşı'nın son yıllarında Müslüman Osmanlı toplumunda bir kadının erkeksiz kalması, açlıktan kırılan bir şehrin ortasında gelirsiz kalmış olması anlamına gelmektedir.

    Bu durumun açtığı toplumsal yaralar, Harbiye Nezareti'ni de müthiş rahatsız etmektedir. İstanbul'da erkeklerini cepheye uğurlamış olan Müslüman Osmanlı kadınlarının karşı karşıya kalmış oldukları geçim sıkıntısının farkında olan Nezaret, birtakım toplumsal önlemler alma ihtiyacı hisseder. Alınan bu önlemlerden biri de, Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın idaresinde kurulmuş olan Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi'dir.

    Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın başkanlığı ve karısı Naciye Sultan'ın himayesi altında 1916 yılının yaz aylarında kurulmuş olan Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi, Osmanlı toplumunun Müslüman kesimine mensup kadınların çalışma hayatına katılması yönünde büyük bir atılım gerçekleştirmişti.

    Zamanla, bu büyük başvuru yığılmasını eritmek ve toplumda var olan iş talebine bir nebze olsun cevap verebilmek amacıyla cemiyet adına şubeler açıldıi. Osmanlı ordusunun açmış olduğu ihalelerden, cemiyet için kendisine yetecek kadar iş ve istihdam yaratacak iş olanakları yaratılmaktaydı

    Cemiyetin kuruluşunu izleyen bir yıl içerisinde 8.860 civarında Müslüman Osmanlı kadın işçi cemiyet aracılığı ile çeşitli kuruluşlarda çalışmaya başlamıştı.

    Cemiyetin bir başka faaliyet alanı da savaş ve özellikle de Ermeni tehciri nedeniyle kimsesiz kalmış olan küçük çocuklara yardım elini uzatmasıydı. Anadolu'dan getirilen binlerce kimsesiz çocuk Kadınları Çalıştırma Cemiyeti aracılığıyla gözetim altına alındı. Bu çocuklar geçici bir süre cemiyetin şubelerinde barındırıldıktan sonra, İstanbul ve civarında yaşayan çeşitli ailelerin yanına yerleştirildiler.

    Kadınları Çalıştırma Cemiyeti, II. Meşrutiyet döneminde uzun süren savaşlar nedeniyle, çalışmak zorunda kalan Müslüman Osmanlı kadınlarına iş bulmak ve iş olanakları sağlamak amacıyla kurulmuştu. Ancak, Birinci Dünya Savaşı Müslüman Osmanlı toplumunun bazı kesimlerinde öylesine derin yaralar açmıştı ki, sorunlar bu kesime mensup kadınlara çalışacakları birer münasip iş bulmakla bile çözülecek gibi değildi. Bırakın kendilerine yeterli gelir sağlayacak birer iş bulup çalışmayı, bazı Müslüman kadınların kalacak yeri, giyecek kıyafeti, yiyecek yemeği bile yoktu. Cemiyet şubelerinde yatakhaneler ve yemekhaneler kuruldu ve acil ihtiyaç sahibi kadınlara yatacak, giyecek ve yiyecek yardımı sağlanmaya başlandı

    Kadınları Çalıştırma Cemiyeti'nin yaptığı bütün üretim orduyla bağlantılıydı; yani buradaki 2.500 kadının büyük bir bölümü ordunun ihaleleri için hazırlanmakta olan askeri ihtiyaçları karşılamak üzere orada bulunmaktaydı. Kimisi matara, kimisi askerin ayağına çarık yapmakta, kimisi elbise dikmekte, kimisi askerler için iç çamaşırı hazırlamakta ve kimisi de makine olmadığından elle askerler için yün kışlık yelekler örmekteydi.


    İşte bu durum karşısında, Kadınları Çalıştırma Cemiyeti'nin geliştirmiş olduğu en ilginç uygulama Osmanlı ordusu bünyesinde yer alan amele taburları arasında, deneme mahiyetinde bir de kadın amele taburu kurulması fikrini ortaya atmak olmuştur. Hem başkumandan vekili ve harbiye nazırı, hem de Kadınları Çalıştırma Cemiyeti'nin başkanı olan Enver Paşa, ortaya atılan bu fikri hemen benimsemişti.

    İhtiyaç içindeki kadınların barınak, yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması için bir teklif paketi hazırlandı ve Harbiye Nezareti'ne sunuldu. Bu teklif paketinin içinde beş ana madde vardır. Birincisi, kadın işçi taburunu kurarken, yine de, yönetimi kadınlara emanet etme konusunda askerlerin kafası biraz karışıktır. Soruna çok basit bir çözüm bulunur: Osmanlı ordusundan emekli edilmiş, ama harbiye sınıfına mensup olmayan, yaşlı ancak asker olarak çok disiplinli bir subay bulup, kadınların başına koymak; onun altına, Kadınları Çalıştırma Cemiyeti'nin yapacağı imtihanlar sonucunda birtakım eğitimli kadınları "kâtibe" ve "memure" sıfatıyla üst rütbeli subaylar olarak belirlemek; onların altındaki işçiler arasından da Osmanlı Ordusu'nun diğer birimlerinde de olduğu gibi erbeş olarak onbaşılar ve çavuşlar seçmek.

    İkinci olarak, tabura katılacak kadın işçilerin gönüllü olarak kaydedilmesine karar verilir, ama kâtibe ve memureler Kadınları Çalıştırma Cemiyeti tarafından seçilecektir. Üçüncüsü ve en ilginci, tabura kaydedilmek için bir kadının kucakta çocuğunun olmaması gerekmektedir; ama bu hiç çocuğunun olmayacağı anlamına gelmemektedir. Kadının orduya katılabilmesi için, çocuğunun olması durumunda, çocuğunu da yanında getirmesi kabul edilmiştir. Kadınların aşılarının tamam olması, kalıcı ve bulaşıcı bir hastalığının olmaması, gücü kuvveti yerinde ve 18-40 yaş arasında olması gereklidir. Dördüncüsü, bu kadınlar Osmanlı ordusundaki herhangi bir asker gibi yedirilecek, içirilecek, donatılacak, barındırılacaklar ve bunun yanı sıra çalıştıklarının karşısında ücret kazanacaklardır.

    Beşincisi, paranın yanı sıra Osmanlı ordusunda bütün erkek erlere verilen er tayını vardır. Er tayını da bugünkü bildiğimiz ekmekten biraz daha büyük bir somundan oluşur.

    Merkezi İstanbul'da bulunan Birinci Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak oluşturulan Kadın Birinci İşçi Taburu 10 Eylül 1917 günü resmen kurulmuştu.

    Taburun oluşturulmaya başlanması aşamasında, Kadınları Çalıştırma Cemiyeti aracılığıyla gündelik gazetelere ilanlar verilerek, Kadın İşçi Taburu'nda işçi olarak çalıştırılmak üzere işçi kadınlar aranmakta olduğu Osmanlı kamuoyuna duyuruldu.

    Tabura yapılacak olan başvurular, kontrat imzalamak isteyen gönüllülerden gelmekteydi. İşçi kadınların İstanbul ve civarından temin edilememesi nedeniyle, taşra vilayetlerine de duyurular çıkarıldı.

    Tabur mevcudunda, görevlendirilmiş olan bu altı subaydan başka erkek bulunmamaktaydı. Taburda, ayrıca, tamamı kadınlardan oluşan bir büyük hanım, iki takım başı, on beş manga başı, altı kâtibe, bir depo memuresi, bir hesap memuresi, üç hastabakıcı, iki aşçı, iki terzi, üç saka, bir marangoz ve bir de semerci görevliydi. Kadın İşçi Taburu'na ilk başvuruyu yapmış olan Adile Süleyman Hanım, tabura başkâtibe olarak atanmıştı.


    Kadın İşçi Taburu'na katılan kadın işçiler Osmanlı ordusuna mensup olan diğer askerler gibi er maaşı alacaklar, ayrıca yaptıkları işe göre ücret almaya hak kazanmış olacaklardı.


    Kadın İşçi Taburu mensubu kadınların her birine şu teçhizat ve giyim eşyalarından birer adet verilmekteydi: ceket, şalvar, yeldirme, başörtüsü, çorap, iç çamaşırı, tozluk, eşya çantası, matara, ekmek torbası, ot minder kılıfı, yastık kılıfı, portatif çadır, battaniye, kilim, potin, pelerin (memureler için), ve manto (işçi kadınlar için).


    Kadınları Çalıştırma Cemiyeti'nin kurmuş olduğu Birinci Kadın İşçi Taburu, aslında ilk örnekleri Almanya'da görülen uygulamalar üzerine Osmanlı İmparatorluğu'nda yapılmış kısa ömürlü bir denemeden başka bir şey değildi. Kadın İşçi Taburu'nun adı, amele taburları arasında yer aldığı için, "tabur" olarak anılmaktaydı, ama, aslında taburun gerçek mevcudu bir bölük oluşturmaya yetecek olan 100 kişiye bile ulaşamamıştı. Taburun aktif mevcudu hiçbir zaman 80-90 kadını aşamadı.

    Kadın İşçi Taburu hiçbir zaman doğru dürüst üretime bile geçmeyi başaramadı. Taburun kurulduğu ilk günlerde tarımsal üretim için çalışmalara başlandı, ama iki günlük bir çalışma sonrasında çoğunluğu İstanbullu olan kadın işçilerin bu işe hiç de yatkın olmadığı görüldü. Dahası, henüz kontratlar imzalanmamış olduğu için, kadın işçilerden bir bölümü bu ağır işlerden çabuk yılarak taburdan ayrılmak istediler. Ayrıca, daha sonra girişilen yol inşaatı da başarısızlıkla sonuçlandı. El arabalarıyla taş, toprak, kum taşıtılan, toprak düzleştirilmesi ve hendek açılması gibi ağır işlere koşulan kadın işçiler pek az iş yapabilmekteydi.

    Kadınları Çalıştırma Cemiyeti çok sayıda kadın işçiye evlerinde yün eğirtmekte ve bu yünleri makinelerle şubelerde örüp yelek haline getirterek askerlere sunmaktadır. Kadın İşçi Taburu'ndaki kadınların da sanki evlerinde yaşıyorlarmış gibi yün eğirmeleri önerilir. Kadınların Çalıştırma Cemiyeti'nin bulduğu bu işten sonra, Kadın İşçi Taburu'nda üretim gerçek anlamıyla başlar.

    Elimizde bulunan Kadın İşçi Taburu ile ilgili bilgilerin hemen hemen tamamı Osmanlı ordusu tarafından hazırlanmış belgelerden kaynaklanmaktadır.

    Kadınları Çalıştırma Cemiyeti başkanı ve Başkumandan Vekili ve Harbiye Nâzırı Enver Paşa'nın emriyle 10 Eylül 1917 günü Birinci Ordu bünyesinde oluşturulmuş olan Kadın İşçi Taburu, 1 Ocak 1919 günü, lağvedilerek tarihe karıştı...
    ''